Peyami Safa ve “Yalnızız” Romanı Üzerine
- dilekkaracabali
- 30 Kas 2025
- 6 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 14 Nis
Peyami Safa (2 Nisan1899-15 Haziran1961) Cumhuriyet dönemi Türk kültür, sanat, edebiyat ve düşünce hayatında hem romancı hem de araştırmacı, gazeteci ve fikir adamı kimlikleriyle öne çıkan şahsiyetlerden biridir. Hayatı boyunca pek çok dalda eser ortaya koymuş, edebiyattan felsefeye, sosyolojiden psikolojiye, tarihe kadar pek çok farklı alanda fikirler öne sürmüş ve en çok da Doğu-Batı medeniyetlerine dair tespitler ve Türk romanına getirdiği yeniliklerle adından sıkça söz ettirmiştir.
Safa’nın çocukluğu, yoksulluk ve hastalıkla geçer. Henüz on yaşındayken yakalandığı kemik veremi, onu yıllarca yatağa mahkûm eder. Ama o, bu yalnızlığı kendini eğitmenin bir alanına dönüştürür. Bu yıllarda felsefe, psikoloji, edebiyatla tanışır. Belki de bu yüzden onun karakterleri, daima ruhsal bir laboratuvarın içinde dolaşır gibidir.
“Bir insanın içini kimse göremez, herkesin ruhu kendi içinde bir karanlıktır.” (Bir Tereddüdün Romanı)
Bu karanlık, Safa’nın tüm romanlarında yankılanır. Yalnızlık, onun için bir eksiklik değil, insanın en gerçek hâlidir.
Kendini yetiştirmiş, bütün hayatını yazmaya adamış ve geçimini yalnızca kalemiyle sağlamış bir fikir adamıdır. Kendi adıyla yayınladığı sayıları yirmiyi bulan hikâye ve romanlarının yanında, Server Bedi takma adıyla yayınlanan “Cingöz Recai” polisiye hikayeleri de dahil olmak üzere seksenden fazla eseri bulunmaktadır. Ayrıca yazar biyografi, gezi, röportaj ve düşünce yazılarıyla da birçok araştırmaya konu edilmiştir.
Genellikle Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ve Yalnızız gibi eserleri ile tanınan Peyami Safa, anlatılarındaki felsefi üslubuyla da dikkat çekmektedir.
Doğu-Batı Çatışması
Peyami Safa’nın romanlarında genellikle olaylar ve kişiler bir düşünce kalıbına dökülür. Yazar doğu-batı sorunu üzerine görüşlerini paylaşır, karakterlerini Doğu ve Batı değerlerini temsil edecek şekilde kurgular. Özellikle “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu” ve “Yalnızız” eserlerinde kendi felsefi görüşlerini karakter aracılığıyla okuyucuya ulaştırmaya da çalışır. Bu yaklaşımının romancılığının edebi yönünü etkilediği düşünülür.
“Peyami Safa’nın romanlarına gittikçe daha felsefi bir içerik kazandırma çabasının romancılığını nasıl etkilediği konusuna da kısaca değinelim. Peyami Safa bazı ruh hallerini çözümlemekteki başarısı, kurgudaki ustalığı, dilinin kıvraklığı, anlatım tekniği üzerindeki denemeleri ile bir romancıdan beklenen birçok meziyetlere sahip yetenekli bir yazardı. Fakat romanlarında ciddi, toplumsal sorunları işlemek isteği sonucu, başlangıçta Batı-Doğu sorununu basit kişiliklerde somutlaştırarak ortaya koymaya çalışması ve giderek bu sorunu daha soyut bir düzeyde çözümlemeye yönelmesi romancılığını güçlendireceği yerde baltalamış ve zamanla düşünür yanının sanatçı yanını ezmesine yol açmıştır.” (Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, Berna Moran)
Oğul Kaybının Sessiz Yankısı
1940’ların sonunda, Peyami Safa hayatının en ağır sınavlarından birini yaşar: Oğlu Merve’yi kaybeder. Bu kayıp, onun yazı dilini değiştirir. “Yalnızız”da ölüm artık bir son değil, bir geçiştir. Samim’in sürekli ölüm ve varlık üzerine düşünmesi, Safa’nın kendi yasının yansımasıdır. İnanç, bilim, mistisizm ve felsefe artık onun kaleminde iç içedir. Oğlunun kaybı, onu yazıda daha derin ama daha kırılgan bir hâle getirir
“Ölüm bir yok oluş değil, bir kapının öbür yüzüdür.” (Matmazel Noraliya’nın Koltuğu)
Kalem Kavgaları ve Fikir Dünyası
Peyami Safa deyince akla, onun başka yazarlarla ve fikir adamlarıyla tartışmaları da gelir. Çünkü fikir arenasında oldukça serttir.
Örneğin, Nazım Hikmet’le olan polemiği, edebiyat tarihimizin en bilinen tartışmalarındandır. Nazım, onu “mistik gericilikle” suçlarken, Safa Nazım’ı “ruhsuz materyalizmle” eleştirir. Bu tartışmaların temeli “Toplumu mu kurtaracağız, yoksa insanı mı?” sorusudur. Peyami Safa, “Toplumu kurtarmadan önce insanı anlamalıyız.” diye düşünür ve romanları da bu anlayışın edebî ifadesidir.
“Ruhun kurtuluşu olmadan toplumun kurtuluşu olmaz.” (Yalnızız)
Peyami Safa, Yakup Kadri’yle de zaman zaman fikir ayrılıklarına düşer. Safa’nın yazılarında, Batı hayranlığını eleştiren bir ton vardır. Ama bütün bu atışmalar, onun hem çağını hem de kendini ciddiye alan bir yazar olduğunu gösterir.
Ruh Mühendisi
Safa, edebiyatı sadece anlatı olarak değil, insanı çözme sanatı olarak görür. O yüzden romanlarında olay değil, ruh hareketi önemlidir. “Yalnızız”da Samim’in iç sesi, sanki bir ruh doktorunun not defteridir.
“İnsan ruhu bir sır değildir; sadece yanlış gözlerle bakıyoruz ona.” (Yalnızız)
Safa’nın kaleminde karakterler, psikolojik bir derinlik taşır. Freud’un psikanalizinden beslenir, ama Mevlana’nın sezgisiyle yazar. Bu yüzden ne bütünüyle Batılıdır ne bütünüyle Doğulu. O, kendi köprüsünü kurmuştur: aklın ve ruhun köprüsü.
Yalnızız
“İnsan, en çok kendinden kaçar.” (Yalnızız)
Yazar, Yalnızız’ı 12 Eylül 1950 tarihinde Yeni İstanbul gazetesinde tefrika etmeye başlamıştır ve kitabın ilk basımı 1951 yılında yapılmıştır. O dönemde Türkiye hızlı bir modernleşme içindedir. Ayrıca 2. Dünya Savaşı sonrası yalnızlık ve yabancılaşma bütün dünyada yaşanan bir problemdir. Batı uygarlığı, şehir hayatı, değişen değerler… Peyami Safa bütün bunları bir “ruh yorgunluğu” olarak tanımlar. Romanın başkahramanı Samim, modernleşmenin hızına yetişemeyen ama o hızın dışında da kalamayan bir aydındır. Roman boyunca çevresindeki kişilerin yüzeyselliği ile baş etmeye çalışır.
“İnsanlar kalabalık içinde birbirinden kaçar oldular. Çünkü herkesin içinde, konuşmaktan korktuğu bir yalnızlık yaşıyor.” (Yalnızız)
Bu cümle, sadece Samim’in değil, Safa’nın da iç sesi gibidir. Yazar, toplumu değil bireyin iç dünyasını anlatır. Toplumsal değişimin, insanın ruhunda açtığı yaraları sezgisel bir derinlikle işler.
Bu roman, Peyami Safa’nın kendisinin en beğendiği eseridir. Romanda ele aldığı konular; insana bir birey olarak vermek istediği mesajlar ve kurgusal yapısı açısından dikkat çekici bir romandır.
Romanın hangi tarihlerde geçtiği tam olarak anlaşılmaz ancak Samim, “Nietzsche öldüğün gün ben doğmuşum” dediği için yaklaşık 50 yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Yani yazıldığı dönem olan 1949-50’li yılları işaret etmektedir. Romandaki tüm olaylar 16 gün içinde gerçekleşir.
Yalnızız’da insanın içindeki iki ayrı dünyayı simgeleyen benliklerin çatışması esas alınmıştır. Olay örgüsünde en geniş yeri, yazarın sözcüsü ve eserin ana karakteri olan Samim’in Meral ile olan çatışmaları ve felsefi nitelik taşıyan konuşmaları almaktadır.
Samim, 150 yıl sonrasını yazdığı, “Simeranya” adını verdiği ütopik dünyasında(kitabında) sürekli psikolojik tahliller yapar ve manevi değerlerin zayıflaması sonucunda insanın içine sürükleneceği çaresizliğin onu eninde sonunda yalnızlığa sürükleyeceğini ortaya koyamaya çalışır.
“Peyami Safa, birçok eserini aynı pragmatik anlayışla, felsefi ve faydalı olmak üzere iki amaç çerçevesinde oluşturmuşsa da en önemli eseri hiç şüphesiz Yalnızız adlı romanı, bu iki kavramı bünyesinde toplayan roman kişisi ise Samim’dir.” (Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi, Yalnızız ’da İnsanın Anlamlandırılması Meselesi, Özden SAVAŞ)
Romanın birinci bölümü, Samim’in yeğeni olan Selmin’in hamile olduğunu söylemesinin üzerine gelişen olaylar üzerine kurulur. Selmin, ev halkına hamile olduğunu söylediğinde annesi Mefharet, son günlerde olan olayları düşündüğünde, Selmin’in dayısı Samim’den hamile kaldığını (!) düşünür ve endişesini kardeşi Besim’le paylaşır. Besim, bu iddiaya itiraz eder ve bunu ispat etmek için de Samim’in odasındaki gizli defteri okumalarını önerir. Gerçekten de defterde bir sevgiliden söz edilmekte ama adı anılmamaktadır. Türlü benzerlikler ortaya çıkınca Mefharet ’in şüphesi, yerini eminliğe bırakır ve o, çocuğun Samim’den olduğuna tam olarak inanır. Besim, hâlâ ablasını teskin etmeye ve onu muhtemel bir sinir krizinden uzak tutmaya çabalamaktadır. Romanın bu bölümü, okuyucuyu konunun içine çekmek için bazı polisiye unsurlar ve “bulanıklık” barındırır, okuyucu baştan itibaren karakterleri ve ana konuyu merak etmeye başlar.
Yalnızız, romanını keyifli kılan unsurlardan biri de renkli anlatıcı yapısıdır. Genel olarak 3. şahıs bir anlatıcı olmakla birlikte, bazı bölümlerde Besim anlatıcıdır, bazı bölümlerde Samim’in “Simeranya” kitabı okunur ve çokça da diyalog yer almaktadır.
Samim, romanda ideal insan tipi olarak ortaya çıkarken, kardeşi Besim ise tam tersi bir karakterdir. Yemeğe düşkündür ve kendi hayatı dahil hiçbir şeyi sorgulamaz, maddi zevklerden başka bir şeyi düşünmeyen maddeci biridir.
Meral, Samim’e karşı hislerini tam olarak çözememiş genç sevgilidir ve romanda iki “ben‟ e en fazla sahip olan karakterdir. Meral’in iç çatışmaları ve Samim’in onun “ikinci ben” ine yenilmemesi için verdiği çabalar kitapta oldukça yer tutmaktadır. Meral ve Samim arasında iki benlik konusuyla ilgili birçok diyalog geçer.
Samim şüpheci ve tedirgin biri olmakla birlikte öfkelenmeyen dingin birdir. Hâlbuki aynı evde yaşadığı, kız kardeşi Mefharet, aşırı telaşlı ve tam bir mutsuz insan tipidir. Diğer kardeşleri Besim mutludur ancak onun mutluluğu hayata dair hiçbir meseleyi ciddiye almamasından kaynaklanır. Samim ise âdeta Mefharet ve Besim ortasında, nispeten daha dengeli bir ruh hâline sahiptir ancak hayat enerjisiyle dolup taştığını söyleyemeyiz.
Peyami Safa bu romanında özellikle kadın karakterlerinde Batılılaşmanın kadınlar üzerindeki etkisini farklı şekillerde işlemiştir. Feriha batılılaşmayı lüks ve zevk aracı olarak görürken, Samim’in yeğeni olan Meral arafta kalmış, nefs ve fazilet arasında bocalayan bir tiptir. Ayrıca,hayatını anlamsızca ve erkekler etrafında sürdüren Selmin gibi ayrı bir tip de mevcuttur.
Dikkat çekici unsurlardan biri de romandaki ailelerin dağılmış durumda olmasıdır. Romanda birlikte yaşayan geniş ya da çekirdek herhangi bir aile yoktur. Aslında bu da batılılaşmayı algılama meselesini iletmesinde önemli bir araçtır.
Son Söz: Yalnızlığın Derinliği
Samim, Meral’in ölmeden evvel yazdığı notta geçen “kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım” cümlesine dayanarak şu yorumu yapar: “Kendi kendimden nefretimin…Bak, burada da iki “kendi” var. İnsanın benliğindeki ikilik en az yarım asırdan beri malumdur. Birine “sosyal ben”, hatta “resmi ben”, ötekine “asıl ben”, “temel ben” dendiği olmuştur. İşte, insanın bütün dramı buradadır. Daha birçok Ben’ler düşünülebilir. Fakat kökleri iki tanedir. …. ‘Sosyal ben’ ötekinin yani biyolojik ben’in emri altındadır. Tamamiyle kendisi, yani sosyal olamadığı için yalnızdır, köleliğinden iğrenir. Meral’in nefreti budur. İnsanı intihara veya haberi olmadan birçok hastalıklara hazırlayan günah kompleksi böyle bir iç mücadelenin düğümüdür.” (s. 394-395).
Aslında bu sözleri söyleyen kişi hiç şüphe yok ki Peyami Safa’dır. Ona göre bütün dünya, kökünü Batı’dan alan bir hastalığa yakalanmıştır. Peyami Safa’nın “Yalnızız”ı hem bireyin hem çağın romanıdır. Oğlunu, sağlığını, huzurunu kaybetmiş ama kalemini asla kaybetmemiş bir adamın iç sesidir.
Nazım Hikmet dış dünyadaki zincirleri kırmak isterken, Peyami Safa iç dünyadaki zincirlerle uğraşır.
“Yalnızız”ı okurken hissederiz: insan, en çok kendine yabancı. Ama aynı zamanda, o yabancılığın içinde kendi cevabını da bulabilir.
“Ruhun karanlığı, bazen en parlak aydınlıktan daha öğreticidir.” (Matmazel Noraliya’nın Koltuğu)
“İnsanın içindeki boşluğu kimse dolduramaz; çünkü o boşluk, Tanrı’nın sessizliğidir.” (Yalnızız)
Peyami Safa’nın yalnızlığı, bir kabuk ya da eksiklik değil; bir bilgelik hâlidir. Ve belki de bu yüzden, onun romanlarını okuyan herkes, bir anlığına bile olsa, kendi iç sesini duyar.
Bazı yazarlar hayatı anlatmaz, yaşadıklarını dönüştürür. Peyami Safa da o yazarlardan biridir.
Sevgiler /Dilek Karaca Bali
Ekim 2025

Yorumlar